Usta oyuncu Johny Deep’in (Richard); yakalandığı akciğer kanseri nedeniyle, hayatının son 6 ayını yaşamaya başlayacağını öğrenen bir profesörü canlandırdığı film, basit ama etkili konusu ile izleyenleri başladığı anda yakalamayı başarıyor.

Farklı epizotlardan oluşan film, “Son günlerinizi nasıl geçirmek istersiniz?” sorusuna fazla derinlere inmeden yüzeysel cevaplar vermeyi seçerken, filmin ilerleyen bölümleri zaman zaman sıkıcı bir hale bürünüyor.

Eşi ve kızına hastalığından bahsetmeye fırsat bulamadan, eşinin kendisini aldattığını, kızının ise lezbiyen olduğunu öğrenen Richard, hastalığını gizleyerek son günlerinin tadını çıkarmaya karar veriyor.

Richard’ın son günlerini canının istediği gibi yaşamayı seçmesi ile ilginç bir hale gelen öğrencileriyle ilişkilerini içeren sahneler gerçekten ilgiyi hak ediyor. Gittikçe daha doğrudan ve cesur ilişkiler kurmaya başlayan Richard, aynı zamanda bu yolla dürüstçe gerçeklerle yüzleşmeye başlıyor.

Senaryonun altında imzası bulunan yönetmen Wayne Roberts, bu kendini iyi hisset filminde, karı-koca/baba-kız ilişkisinden çok öğrenci-öğretmen kısmına daha fazla ağırlık verebilse ya da bu ikisini daha dengeli bir hale getirebilse filmi çok daha iyi bir noktaya taşıyabilirmiş hissi veriyor.

Sıradan bir Johny Deep oyunculuğu

Aynı şey Johny Deep’in oyunculuğu içinde gerçerli. Deep’in uçup kaçmadığı sıradan oyunculuğu ile canlandırdığı karakterleri seviyorsanız, bu filmdeki performansına yine hayran kalacaksınız. Bize göre daha az ilgi çekici olan bu oyunculuğundan sıyrılmasını sağlayacak bir senaryo ile film çok daha ilgi çekici bir hale gelebilirdi.

Ölüm ile yüzleşme fikrinin; insanı daha farklı bir kişiye dönüştürmesine, herşeye başka bir açıdan yaklaşmaya başlamasına, geçmişi ve bugünü ile farklı hesaplaşmalara girmesine sebep olduğunu başarıyla anlatan “The Professor” sıkılmadan izleyeceğiniz, zaman zaman akıcılığını kaybeden, bir çok klişeye sırtını dayayan bir film.

 

Comments

comments